Love Peace and Harmony

۞ ∞ United For Evolution ∞ ۞

 I

İyiliklik ve kötülük izafidir. Birbirlerinden genellikle ayrılmazlar. Zaman ve mekan şartları içinde birbirlerine girip çıkabilirler; bunlar kolaylıkla birbirlerinin renklerini alabilen kavramlardır. İyilik-kötülük, günah-sevap ikilemleri; tamamen insanların kendilerine kalmış bir husustur. Temelde evrende, insan varlığının içinde böyle ayrım söz konusu değildir çünkü, Bir olanın tezahürü olması nedeniyle insan varlığı, her türlü yollardan geçerek yine tekliğe ulaşır. Her şey, tek bir bilgi ve bütünlük içindir.

Olan biten her şey dünyadaki uygulamalardadır. Ancak bu uygulamalar, bir varlık skalası içinde çok küçük bir yer tutar. Bedenle bağımızdan meydana gelmiş tecrübelerimiz, sonsuz derecedeki tecrübe kaynakları içinde çok küçük bir geçişten ibarettir. Dolayısıyla, bedende ortaya çıkan şeyleri yargılamamızın anlamı kalmaz. İnsanlar gece ayrı, gündüz ayrı hareket etmezler; temel bir yapıları vardır ve bu yapıyı varlık bizzat kendisi seçmiştir. Kendi isteğiyle, kendi el emeğiyle yapısını meydana getirmiştir. Etki gücünü de yanında taşır. Bu; onun bedenlenmesiyle birlikte yanında getirdiği enerji ya da vazife paketidir.

Her şey pozitife gider. Ne kadar eğri, kötü görünürse görünsün, en sonunda iyiliğe dönüşür. Bizler "Nedir bu başıma gelenler? Ne yaptım ki ben?" diye şikayet edip dururuz. Aslında şikayet etmeyebiliriz de yani ıstırapları çekip çekmemek de bizim elimizdedir. Bu nedenle, içinde bulunduğumuz durum en iyi durum olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bunu eleştirmememiz gerekir; çünkü onu biz seçtik. Olayın inişi de, çıkışı da vardır ama sonuçta ona uyum sağlarız. Uyum sağlayamayacağımız derecede ağır bir şey seçmeyiz. Kısacası, her varlık kendi hedeflerini, kendine göre en iyi şekilde seçmiştir.

Ancak, hedeflerin uygulamasına geldiğimizde işler değişir. Ruhsal dünyada işleri gayet düzenli tutabiliriz. Çok serbestlik içindeyizdir. Ama seçme özgürlüğü ve vazife yapma hakkını kullanma meselesi, fizik planda kolayca gerçekleştirilecek bir iş değildir. Fizik plandaki seçme özgürlüğümüz, ruhsal alemdekine benzemez çünkü oradaki seçme özgürlüğümüz, ruhsal alemin kurallarına, o ruhsal planın imkanlarına göre ayarlanmıştır. En geniş şekilde her şeyi yapabiliriz. Ama oradayken de şunu biliriz ki, şuur zenginliğimizin büyük bir kısmını karartarak bedene bağlanacağız; çünkü bu fizik planın, kendine göre kuralları vardır. Onun cazibesine, çekim alanına girmeden hiçbir şey yapamayız; çünkü uyum sağlayamayız. İnsan aslında, her an bedeni terk edip gitmek eğilimindedir.

Ruh varlığı eğer maddenin telkini ve ipnozu altında kalmamış olsa, bedenini çoktan bırakır giderdi; çünkü her şeyin bir aldatmaca olduğunu bilirdi.
İlahi ışığın son uç noktasını oluşturan insan denen varlığın, en büyük ve aynı zamanda en zor görevi; bu ışığı kendi öz rengine sadık bir şekilde dünyaya yansıtmaktır. Bu ise onun kaba, her türlü dikey ve yatay tesirin yoğun olduğu bir ortamdaki aktarabilme kapasitesini belirler. Mantal temizliğin ve içtenliğin saydamlığı, varlığın uzantı olarak en iyi şekilde görev yapmasını sağlar. Beyaz bir ışığın önüne kırmızı bir cam koyduğumuzda o camın önünde duranlar için o ışık beyaz değil, kırmızıdır. Aynı şekilde, sarı bir camdan da sarı ışık yansıyacaktır. Ancak, o camın gerisini bilebilenler, sezebilenler için o ışık; ne sarı ne de kırmızıdır. Bu durum, dünyamızın bir yanılgı dünyası oluşunun doğal bir niteliğidir ve dünyanın, evrende seçkin ama çok büyük zorluklarla dolu bir Gelişim Okulu oluşunun nedeni de budur.

Beş duyumuzla yaptığımız algılamalarımız bizleri her zaman yanılgıya sürükleyecektir. Temasta bulunduğumuz insanların ve olayların bize ilk yansıyan görüntüleri hiç de bizim algıladığımız gibi değildir. Ancak onlar hakkında önyargılarımızı ve etiketlerimizi dış görünüşlerine ve belli başlı davranışlarına bakarak oluştururuz. Halbuki, bu olayların ya da insanların arka planlarına, iç dünyalarına ulaşmayı başardığımızda, bu önyargılarımızdan dolayı utandığımız da çok olmuştur.

Oluşmakta olan yeni dünyada, artık ne eleştiri ne de hoşgörü söz konusu olacaktır. Çünkü ortada ne eleştirilecek ne de hoşgörülecek bir varlık vardır. Varlıklar, ilkeleri tezahür ettirmekten başka bir şey yapamazlar. Biz kimiz ki, bir başka varlığı eleştirecek ya da hoşgörecek gücü kendimizde bulalım? Eleştirdiğimiz kişi bizden ayrı bir şey midir? Hoşgördüğümüz veya de küçümsediğimiz insanın bizden farkı mı var? O kim, ben kim? Ben, sen, o diye bir şey mi var? Gerçeklik bu değildir. Aramızdaki hava boşluklarına, bedenlerimizin farklı yapıda oluşlarına, değişik koşullarda yaşayışlarımıza, ayrı deneyimler geçirdiğimize bakarak ayrılık yaratmak; yeni topraklarda bizi, kesin olarak zora sokacaktır. Aramızda bizi birbirimize bağlayan bir güç olmasaydı birbirimizi ne görür, ne duyar, ne sever, ne de nefret ederdik. Yani hiç­bir zaman bir bağlantı halinde olamazdık. Toplumsal icaplara göre rezilce diye tanımladığımız bir davranışı sergileyen birinin bu davranışı, varlıkların bilgisi dışında olan bir şey midir? Çok hayranlık uyandırıcı insani davranışlarda bulunan birine gösterdiğimiz saygı; yapaylık ve sahtekarlık değil midir? O aslında sadece, herkeste olan bir bilgiyi yansıtmayı üzerine almış bir varlıktan başka bir şey değil midir? Herkes, her varlık, bilgisinin kendi zaman ve mekanının yorumunu yapmıyor mu?

Herkes kendi seçme özgürlüğüne bağlı olarak, başka varlıkların seçmediği ya da seçmek istemediği bir deneyi; bu ona, acı ve ıstırap verse de üzerine almaktadır. Kaldı ki, acı ve ıstırap bile duyularımızla bağlantılı olan bir olaydır; bedenin bütünlüğünü oluşturan yapının doğal bir uzantısıdır. Bedeni ortadan kaldırdığımızda, ortada ne duygu, ne acı, ne de mutluluk kalır. Karşımızdaki deneyimi onun değil, kendi zaman ve mekan ihtiyacımıza göre değerlendirecek olursak, yanılgı payımız yüksek olacaktır. Evrendeki her hareket belirli bir ilkeye göre oluşur ve o oluşumdan bir bilginin uygulaması yapılıyorsa, her hareketin sebebi olan bir üst boyutu algılamak gereklidir. Kuşkusuz bu kolay bir iş değildir. Algılayamadığımızda sessizce, o varlığın tecrübe etmek istediği deneyi saygıyla karşılamak ya da o tecrübeye ait daha önceden bir bilgimiz varsa ona aktarmaya çalışarak yardımcı olmak, varlıksal görevimiz olmalıdır.

 

II

Kendi kendini denetleyen, organize eden bir sistemde her varlık o sistemin aksamaması için her türlü deneyime girip, sorumluluk almakla yükümlüdür. Organize olmuş bir sistemde herkes, sistemde üzerine almış olduğu göreve borçludur. O borcu ödemek için de her deney geçerlidir. Eksik kalan bir yön için varlık değil, o sistem sorumludur. Zaten sistem gerçekten bir organizasyon oluşturmuşsa, aksama olmaz. Herkes, sistemin sorumluluğunu hissedeceği için, aksama veya açık diye de bir şey olmayacaktır çünkü otonom bir yapıda olan her varlık; her şeyden sorumludur ve bütünü denetim altında tutmakla yükümlüdür.

Madem evrende her şey pozitife gidiyor, o halde, olumsuzluğa doğru gider gibi görünen varlık da pozitife gidişin bir dişlisini oluşturmaktadır. Nitekim, o dişli dönmezse sistemin tekerleğinden gıcırtılar çıkacaktır.

Evren sürekli bir hizmet süreci içindeyse, her yapılan iş de bir vazife değil midir? Vazife ve hizmet olgusuna dünyamızda verilen bir isim de fedakarlıktır. Alt boyuttaki bir sistemin, baştan belirlenmiş hedefe doğru aksamadan yürümesi için bir vazifeyle aşağılara inmesi, varlığın kendisini sınırlaması tam bir fedakarlıktır. İsa'nın, Musa'nın, Muhammed'in ve nice adsız kahramanın sessizce yaptığı, bir bakıma kendilerini feda etmekten başka bir şey değildir. Onların böyle bir vazife üstlenmeleri, sistemin daha hızlı ve daha sağlam bir şekilde işlemesini sağlamak, önlerinde yeşerecek olan bereketli toprağa basabilecek varlıkların oluşumuna zemin hazırlamak içindir.

Varlık bedeninden dolayı, algılamalarının sonucu ıstırap ve acı yaşayacağını bile bile kendini kurban etmektedir. Ama aynı zamanda Bütünsel Varlığa olan görevini yerine getirmektedir. Varlığa engel olan hiçbir şey olamayacağından, onun vazife yapmasına ve kendisini dünyasal boyutlarda acı ve ıstırap denen kaynayan ama suyu tatlı denizin derinliğine bırakması da doğal karşılanmalıdır.

Varlık olarak bizler, ne iyiyiz ne de kötüyüz. Sadece görevimizin gerektirdiği zaman ve mekanda aktif halde bulunan tanrısallığın yansımalarıyız. O yansıma ki, kendi kaynağından ne kadar uzakta olursa olsun yüce kaynağı taşımakta, ancak seçilen ortama göre tezahür etmektedir. Suyun su olduğunu ancak su halindeyken biliriz. Halbuki onun içinde buz da gizlidir, buhar da. Daha da derine gidersek bir su molekülünün içinde su, buz ya da buhar değil, bütün evren gizlidir. O molekülün temasa geçtiği zaman ve mekan, onun değişik görüntülerde tezahür etmesine olanak sağlamaktadır.

Dünyamızda karşılaştığımız her olay ve nesne, üstün olan boyutların bu boyuta indirgenmiş halidir, ilke ve yasa varlığı olan ruhsal varlığın yarattığı her şey, doğal olarak o ilke ve yasaların yansıması olacaktır. Evrendeki şu muhteşem düzen ve uyum başka türlü sağlanabilir mi? 


(Ergün Arıkdal'ın Pozitif Yaşam adlı eserinden alıntıdır)

Views: 150

Comment

You need to be a member of Love Peace and Harmony to add comments!

Join Love Peace and Harmony

Comment by David Dogan Beyo on June 12, 2015 at 6:41pm

 

Badge

Loading…

About

 

Locations of visitors to this page

Hit Counter

 

Online Users

© 2017   Created by David Dogan Beyo.   Powered by

Badges  |  Report an Issue  |  Terms of Service